Bir önceki sayfaya geri dönmek için buraya tıklayın! Sayfayı yazdırmak için tıklayın!
 
 
TÜKETİCİ HAKLARI DERNEĞİ - YAZILARIMIZ - TEBLİĞLER
 

Üretim-Tüketim Politikaları ve Ekosistem Krizi

Turhan ÇAKAR – Tüketici Hakları Derneği Genel Başkanı

ÖZET

Dünyamız, mevcut üretim – teknoloji, tüketim, pazarlama politikaları ve tercihleriyle hızla kirletilmekte ve tüketilmektedir.
Ulaşılabilir temiz yer altı su kaynakları ile akarsular, göller, nehirler, dereler ve denizler hızla kirletilmekte, yok edilmekte ve kurutulmaktadır.

Biyolojik çeşitlilik azalmakta, azaltılmakta, yok edilmekte ve kirletilmektedir. Çölleşme giderek artmaktadır.

Tarım toprakları her geçen gün daha çok kirletilmekte, binalaşma-yapılaşma nedeniyle yok edilmekte-azaltılmakta, erozyona uğratılmaktadır.

Üretim-teknoloji, tüketim politika ve tercihlerinin neden olduğu küresel ısınmanın yol açtığı afetlerle, ısınmanın tarıma etkisinden dolayı doğal kaynaklar ve milyonlarca insan özellikle de dar ve yoksul kesimler büyük zarar görmektedir.

Ekosistem için yararlı olan yerel tarımsal yöntemler yok edilmekte, kırsal kesimde yaşayan köylüler ve küçük çiftçiler her yönden zarar görmektedir.

Mevcut üretim-teknoloji, tüketim ve pazarlama politikaları, uygulamaları, anlayışları aynı zamanda tüketici haklarına, çalışanların haklarına, insan haklarına, kadın haklarına, çocuk haklarına, hayvan haklarına aykırı sonuçlar doğurmakta ve bu kesimlere zarar vermektedir. Uluslararası ve aynı ulus içerisindeki ekonomik ve sosyal dengesizlikler sorunların daha da büyümesine neden olmaktadır.
Mevcut üretim ve teknolojik politikalar ile tüketim anlayışları çoktan sürdürülemez bir boyuta ulaşmış ve ekosistem krizine yol açmıştır.
Uygulanan bu politikalar ve mevcut tüketim anlayışlarında krizin azaltılması doğrultusunda olumlu yönde bir değişimin olduğu söylenemez. Tam tersi, yapılan araştırmalarda verimli toprak kaybıyla toprak kirliliğinde, su ve hava kirliliğinde, biyolojik çeşitliliğin azalışında, uluslararası ve ulus için ekonomik ve sosyal dengelerin bozulmasında, yoksullaşmada artışlar olduğu görülmekte ve belirtilmektedir.

Mevcut üretim-teknoloji, dağıtım ve pazarlama ile tüketim politikaları ve uygulamaları tüketicilerin evrensel haklarından olan temel gereksinimlerinin karşılanması, sağlık ve güvenlik, ekonomik çıkarlarının korunması, bilgi edinme, sağlıklı bir çevrede yaşama haklarına aykırılık yaratmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu bu politikalar ve uygulamalar insan haklarına, çocuk haklarına, kadın haklarına, hayvan haklarına, kamu yararına aykırı sonuçlara neden olmaktadır.

ÜRETİM –TÜKETİM VE TEKNOLOJİK ETKİLERDEN KAYNAKLANAN EKOSİSTEM KRİZİNE ÖRNEKLER

Bugün tüm dünyada uygulanmakta olan mal ve hizmetlerdeki üretim ve teknolojik politikalarla pazarlama ve tüketim politikalarında belirleyici olan politikalar, neo-liberal politikalar ya da kapitalist-emperyalist politikalardır. Bu politikalar, belli bir azınlığın amaçlarına hizmet eden politika ve uygulamalardır. Bu politika ve uygulamalarda kamu yararına, tüketici haklarına, insan haklarına, çevre haklarına, kadın ve çocuk haklarına yer yoktur.

Söz konusu neo-liberal amaca dayalı olan sanayideki üretim politikaları ile teknolojik politikalar, endüstriyel tarım politikaları ve teknikleri, karayoluna dayalı ulaşım politikaları ve teknikleri, kentleşme politikaları, enerji üretim-kullanım-tüketim politika ve uygulamaları, pazarlama politikaları ve uygulamaları ile bu politikaların neden olduğu uluslararası ve ulus içi ekonomik ve sosyal dengesizlikler eko-sistem krizinin baş nedenidir.

Bununla birlikte, üretim politikaları ve amacı ne olursa olsun hemen tüm dünyadaki enerji üretim ve tüketiminde ağırlıklı olarak uygulanan teknolojilerle fosil yakıtların kullanımı çevreye ve ekosisteme zarar veren teknolojiler ve uygulamalardır. Bu gün dünyada ağırlıklı olarak uygulanmakta olan karayoluna dayalı ulaşım sisteminin oluşturduğu egzoz gazları kirliliğinin sera gazı oluşumunun en önemli nedenleri arasında olduğu belirtilmektedir.

Yeşil devrim adı da verilen endüstriyel tarım yöntemleri ve tekniklerinin dünyadaki biyo-çeşitliliği yok etmeye devam ettiği ve sera gazlarının üretilmesinde önemli bir payı olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte, daha çok verim adına yapılan yoğun ilaçlama ve gübrelemenin, bilinçsiz sulamanın yararlı birçok canlıyı da öldürdüğü, toprağın yapısını, dokusunu, doğal dengelerini, suyun toprak ve hava ile ilişkisini bozduğu gibi havayı da kirlettiği, özetle ekosistemin tamamını alt üst ettiği vurgulanmaktadır.

Küresel ısınmayla hızlanan buzul erimesiyle deniz yükselmesi kıyılardan içeri ekolojik göçü başlatmıştır. İlerledikçe iç kısımlardaki baskıyı artırarak ve denizlerin suyunun yer altı sularına karışmasıyla nehirlerin de taşmasına neden olarak çölleşmeyi hızlandırmaktadır. Kuraklaşma ve ısınma orman ve mera, çayır yangınlarının artışına da neden olmakta ve şiddetlenerek sürdürmektedir. Türkiye’de yalnızca akarsuların taşıdığı toprak yılda 500 milyon ton olarak hesaplanmaktadır. 2002 yılında ise çölleşme toplam kaybının 40 milyar dolardan daha fazla olduğu açıklanmıştır. 2025-30 yıllarında Türkiye’nin sıcaklık ortalamalarının kışın 2, yazın ise 2-3 santigrad derece ortalama yükseleceği, yıllık yağışın da çöl sınırı olan 250 mm’nin altına düşeceği hesaplanmaktadır. Böylelikle bitki örtüsü üzerindeki baskı ve erozyon hızı artacaktır.(Duygu, 2007;21) Fakat henüz ülkemizde gerek çölleşme adına, gerekse diğer çevre sorunlarının çözümü adına yeterli ekonomik, teknik ve sosyal altyapının olduğu söylenememektedir.

Türkiye’de işlemeli tarıma uygun yaklaşık 28 milyar hektar arazi yanında ancak toprak muhafaza önlemleriyle kullanılması gereken 16 milyon hektar arazi bulunmaktadır. En verimli tarımsal alanların yüzde 17’sinde çok şiddetli, yüzde 36,4’ünde şiddetli ve yüzde 20’sinde orta şiddette su erozyonu etkilidir, denmektedir. Tarım topraklarının yüzde 17’sinde çok, yüzde 36,4’ünde şiddetli ve yüzde 20’sinde orta şiddette su erozyonu ile yılda dekarda 615,5 kilogram toprak kaybına karşın uygulanan tarım tekniklerinin erozyona önemli ölçüde katkıda bulunmakta olduğu, araştırmalarda arazinin eğimine dik sürüme göre eğim yönündeki sürümün yüzde 25 daha fazla erozyona sebep olduğunun belirlendiği, anız yakılmasının da yüzde 36 daha fazla su ve yüzde 29 daha çok toprak kaybına neden olduğunun ortaya çıkarıldığı belirtilmektedir. (Süzer, 2007)

Yapılan araştırmalara göre, yeryüzünde bir yılda 24 milyar ton toprağın erozyonla yok edildiği, bunun da her yıl 60 milyon hektar tarım alanının kaybedilmesi anlamına geldiği belirilmektedir. (www.cedgm.gov.tr/cevreatlasi/cevre durumu.pdf) Araştırmalar, erozyonun tarih öncesi devirlere göre üç kat artmış olduğu, tarımsal toprak kaybının yılda 70-140.000 km2 düzeyine çıktığını ortaya koymuştur. Bununla birlikte, kentleşme yoluyla 20-40.000 km2/yıl hızla toprak kaybedildiği ve 40 yıldaki ekilebilir arazi kayıplarının 4,3 milyon km2 düzeyinde olduğu, her yıl 100 milyar ton verimli toprak tabakasının taşınarak kaybedildiği vurgulanmaktadır. Toprağın organik, yani humusça en zengin olan üst tabakasının yok olma hızının toprak oluşturma hızından 5 kat daha yüksek olduğu, bu hızla 70 yıl sonra tüm verimli toprak yüzey tabakasının kaybedilmiş olacağı uyarısında bulunulmaktadır.

Endüstriyel tarımsal uygulamaların dünyanın birçok bölgesinde küçük çiftçiler ve kırsal kesimde yaşayanlar için yararlı olan yerli tarımsal yöntemleri ve uygulamaları ortadan kaldırdığı için yoksullaşmaya ve kırsal kesimde yaşayanların kentlere göç etmesine ve işsiz kalmalarına neden olduğu vurgulanmaktadır. Mevcut uygulamaların aynı zamanda çalışanların ve tüketicilerin haklarına, çocuklara, kadınlara zarar verdiği, dünyadaki işsizliği, yoksulluğu ve açlığı artırdığı belirtilmektedir.

Üretim-tüketim ve teknolojik politika ve uygulamalar sonucunda oluşan karbondioksit(CO2), metan(CH4), azot oksitleri(NOX), ozon(O3) ve kloroflorokarbon(CFC), su buharı(H2O) sera gazlarını oluşturmakta, kürsel ısınmaya ve iklim değişikliklerine neden olmaktadır.

Küresel ısınmanın neden olduğu buzul erimeleri kuzey yarımkürede el nino, güney yarımkürede el nina adı verilen ve şiddetli etkileri olan kuzey yarım kürede kasırga, güney yarım kürede tayfun adı verilen çok şiddetli fırtınalar, yağışlar gibi afetlere yol açmaktadır.

Küresel ısınma nedeniyle, Türkiye’nin 38-42 santigrat derece arasındaki riskli bölgede olduğu, ısınma artışıyla birlikte kuraklığın artacağı, arazi kullanım yanlışlarıyla, erozyon ve tuzlanmayla, çoraklaşma artışıyla çölleşmenin geri dönülmez şekilde hızlanacağı, verimliliğin daha da düşeceği belirtilmektedir.

Ulaşım araçları, endüstri kuruluşları, imalathaneler, sosyal donatım ve eğlence yerleri ve araçlarının yarattığı gürültü kirliliği insanların sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle de büyük kentlerimizde gürültü yoğunluklarının oldukça yüksek seviyede olup, Dünya Sağlık Örgütünce belirlenen ölçüm değerlerinin üzerinde olduğu vurgulanmaktadır.

Tüketicilerin günlük yaşamda kullandığı çeşitli elektrikli – elektronik cihazların, yüksek gerilim hatlarının mobil telefonlarının, telsizlerin, cep telefonlarının, baz istasyonlarının, radyo ve televizyon vericilerinin elektromanyetik (EM) kirlilik yaratıcıları olduğu ve sağlığımızı olumsuz yönde etkilediği araştırmalarla ortaya konulmuştur.

Bir başka kirlilik ise, güneş ışınlarının, endüstriyel ve tıbbı ürünlerin, çeşitli radyoaktif elementlerle nükleer enerji sistemlerinin yarattığı radyoaktif kirliliklerdir. Bu kirlilik, doğrudan kanser etkisi olan çok tehlikeli kirlilik çeşididir.

TÜKETİM EĞİLİMLERİ VE YAPAY İHTİYAÇLAR

Neo-liberal ekonomik politikaların sahipleri olan güçler karlarını maksimize etmek için tüketicilerin tüketim eğilimlerini ve ihtiyaçlarını belirleyici rol oynamaktadırlar. Çeşitli reklamlarla tüketicilerin tüketim alışkanlıkları ve eğilimleri üzerine etki edilerek yapay ve gereksiz ihtiyaçlar yaratılmaktadır. Süreç içerisinde aldatıcı, yanıltıcı, istismar edici, yönlendirici reklamların etkisiyle yapay ihtiyaçlar temel ihtiyaçmış gibi tüketicilere, özellikle de çocuklara ve gençlere benimsetilmektedir.

Çocuklar ve gençler reklamlarda araç olarak kullanılıp tüketimin hedefi olarak görülmektedir. Reklamcılar tarafından tüketiciler piyon olarak görülmektedir. Ünlü bir reklamcı tüketiciler için “Tüketiciler hamam böceği gibidir. İlacı verdikçe, İlacı verdikçe bağışıklık kazanırlar.” demiştir. İlaç olarak da reklamlar kastedilmektedir.

Çinli bir işadamı çocuklar için şöyle demiştir: Reklamlarla çocukları kazanın, tüm aile ve pazar sizin olsun.
Tüketimin pompalanması ve teşvik edilmesi nedeniyle, ülkemizin geleneksel anlayışı olan “Ayağını yorganına göre uzat.” anlayışı neredeyse terk edilmiştir. Pompalanan yanlış ve gereksiz tüketim sonucunda tüketiciler hem sağlıklarını kaybetmekte, hem çevreye hem de aile ve ülke ekonomisine zarar verilmektedir. Pompalanan yanlış ve gereksiz tüketim ekosistem krizinin doğmasına ve büyümesine neden olmuş ve olmakta olan en önemli etkenler arasındadır.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN SÜRDÜRÜLEMEZLİĞİ

Dünya Çevre ve Gelişme Komisyonu’nun 1987 yılında yayımladığı “Ortak Geleceğimiz” raporunda ortaya konulan “Sürdürülebilir Kalkınma“ kavramı, “bugünün gereksinimlerini karşılarken, gelecek nesillerin kendi gereksinimlerini karşılama yeteneklerini ortadan kaldırmayan kalkınma” olarak tanımlandı. Bu doğrultuda bu güne kadar birçok uluslararası sözleşme imzalandı. Örneğin, Gündem 21 Eylem Planı, Kyoto Deklerasyonu, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Tehlikeli Atıkların Sınır Ötesi Taşınmasının ve Bertarafının Kontrölüne İlişkin Bazel Sözleşmesi, Nesli Tehlikede Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme, Akdeniz’in Kara Kökenli Kaynaklardan Kirlenmeye Karşı Korunması Protokolü, Karadeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunması Sözleşmesi bunlardan bazılarıdır.

Birleşmiş Milletler tarafından, “2006 Uluslararası Çöller ve Çölleşme Yılı” olarak ilan edilmiştir.
Tüm bu Uluslararası anlaşmalara uyarılara karşın mevcut üretim, teknolojik, tüketim, pazarlama politika ve uygulamaların devam ettiği ve bunun sonucunda da kirliliklerin artarak sürmekte olduğu vurgulanmaktadır. Bu çok önemli bir çelişkidir. Bu çelişki ortadan kalkmadıkça, kaldırılmadıkça ya da konuyla ilgili olarak uluslararası anlaşma ve sözleşmelere uyulmadıkça eko-sistem krizinin önlenmesi bir tarafa daha da derinleşeceği ortadadır.

Tüm bu nedenlerle, hem uluslar arası hem de ulusal ölçekte acil, etkili, doğru, sürdürülebilirlik tanımına uygun önlemlerin alınabilmesi için ilgili her kurumun uluslar arası ve ulusal ölçekte iş birliği yapması zorunluluğu bulunmaktadır. Özellikle de, eko-sistem krizinden zarar gören ulusların ve kesimlerin bu konuda daha da öncelikli davranması, baskı unsuru olmaları, bu konuda tüm bireylerin, tüketicilerin, çalışanların, kadınların, gençliğin, kırsal kesimde yaşayanların ve küçük çiftçilerin, bilim dünyasının, çevrecilerin bilgilenmeleri ve bilgilendirme çalışmalarında aktif rol almaları, ulusal ve uluslararası örgütlenmelerde bulunmaları çözümün en önemli yollarından birisidir. 13.11.2010

Turhan ÇAKAR
Tüketici Hakları Derneği
Genel Başkanı

Kaynakça:

1. Çankaya Belediyesi Çevre El Kitabı

2. Ortak Geleceğimiz Raporu

3. Gündem 21 Eylem Planı

4. Buğday Tarımı ve Önemi- Sami Süzer Hayat Dergisi 2007, sayı: 270

5. Gezegeni Kurtarmak-Lester R.Brown

6. Ne Aşırı Üretim Ne Aşırı Tüketim-Josef Kırschıner

7. Alternatif Teknoloji – David Dickson