Bir önceki sayfaya geri dönmek için buraya tıklayın! Sayfayı yazdırmak için tıklayın!
 
 
TÜKETİCİ HAKLARI DERNEĞİ - YAZILARIMIZ - MAKALELER
 

Baz İstasyonları Yerleşim Yeri Dışına

GİRİŞ

Cep telefonlarıyla birlikte yaşamımıza giren baz istasyonları tüketicilerin sağlığını risk ve tehlikeye sokması bakımından günümüzün tartışılan en önemli tüketici sorunlarından birisi durumundadır. Ülkemizde 1990’lı yılların sonlarından bugüne kadar tüketici sağlığı açısından tartışma konusu olan baz istasyonlarının ülkemizdeki sayısı 2 Mayıs 2012 yılı itibariyle 45 bindir. Baz istasyonları çok yüksek frekansa sahip elektromanyetik mikrodalga yaymaktadır. Konuyu biraz daha teknik yönden somutlaştıracak olursak, yapılan araştırmalarda sözü edilen dalgaların 1 saniyede yüz milyon kez titreştiği saptanmıştır. Bu dalgaların insan ve canlılara zarar verdiği gibi cihazların elektronik devrelerini olumsuz yönde etkilediği ve bozduğu da belirtilmektedir. Baz istasyonları, cep telefonlarıyla konuşma yapabilmesi için zorunludur. Ancak, bu istasyonların insanların sağlıklarını bozmayacak şekilde kurulmaları gerekir. Baz istasyonlarının yaydığı çok yüksek frekanslı elektromanyetik dalgalardan etkilenme süresi ne kadar uzunsa, insanlar ve canlıların bu dalgalardan olumsuz yönde etkilenebileceği ve insan sağlığının daha çok risk ve tehlikeye girebileceği konusunda araştırma sonuçları bulunmaktadır.

Ancak, ülkemizde GSM şirketleri ve bu şirketlerle birlikte davranan bilim insanı ile kamu kuruluşu görevlileri mevcut baz istasyonu sistemlerinin ya tehlikeli olmadığını söylemekte ya da sorunu çok hafife indirgemektedirler. GSM firmaları tarafından montajı yapılan baz istasyonları çok gelişigüzel ve denetimsiz bir şekilde kurulmaktadır.

Bir katlı, iki katlı binaların çatılarına, pencere kenarlarına, çocukların gittiği parklara – bahçelere, okul ve hastane yakınlarına kurulan baz istasyonları tehlike saçmaktadır.

BAZ İSTASYONLARININ ZARARLARI

Çeşitli ülkelerde bilim insanları tarafından yapılan araştırmalar sonucunda baz istasyonlarının yaydığı elektromanyetik mikrodalgaların insan sağlığı üzerinde aşağıda belirtilen tehlikelere neden olabileceği saptanmıştır.

• Elektromanyetik dalgalar en çok çocuklar, hamileler ve yaşlılarda etkisini göstermektedir. Özellikle çocuklarda lösemi ve beyin tümörünün artışına neden olmaktadır.

• Hücrenin kanserleşmesine neden olmaktadır.

• Sinir sisteminin tahribine yol açmaktadır.

• Bağışıklık sisteminin bozulmasına neden olmaktadır.

• Kadınlarda adet bozuklukları, düşükler, erken doğumlar ve ucube bebeklerin doğmasına yol açmaktadır.

• Erkeklerde kısırlığa yol açmaktadır.

• Baş ağrısına, baş dönmesine, bunamaya, unutkanlığa, sinirliliğe, uykusuzluğa, tansiyon yüksekliğine ve Parkinson hastalığına neden olmaktadır.

• Gen bozukluklarına neden olmakta, kansere karşı bağışıklık sisteminden sorumlu olan P53 genine hasar vererek lenfomaya neden olmaktadır.

• Kan hücrelerinin azalmasına ve kan kimyasının bozulmasına neden olmaktadır.

• Kalp-damar sistemi ve mide – karaciğerde tahribata yol açmaktadır.

• Bellek, dikkat, öğrenme, ayırt etme ve zaman algılamada azalmaya neden olmaktadır.


ÜLKEMİZDEKİ BAZI BİLİM İNSANLARININ GÖRÜŞLERİ

Gazi üniversitesi Tıp Fakültesi Biyofizik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nesrin SEYHAN’ın konu ile ilgili olarak 18.04.2000 tarihinde ilgili makama hitaben yazdığı yazı şöyledir:

İlgili Makama
Anabilim Dalı Başkanlığımız olumsuz biyolojik etkileri açısından her türlü cep telefonu vericisinin bina çatılarına monte edilmesine karşıdır. Anabilim Dalı’mız elektrik kabloları, yüksek gerilim hatları ve elektrikli ev aletleri, radarlar, haberleşme sistemleri, mikrodalga iletişim hatları, cep telefonları ve video görüntüleme birimlerinden kaynaklanan elektromanyetik kirlilik konusunda TÜBİTAK’ın danışman grubudur. Cep telefonlarının çalışma frekansına sahip elektromanyetik alanların insan vücuduna çok çeşitli zararlı etkileri yanında, kansere karşı bağışıklık sisteminden sorumlu olan p53 genine hasar verdiği ve lenfomaya neden olduğu artık bilinmektedir. O nedenle verici antenlerin insanların yaşadıkları çevrelerin yakınında kurulması sağlık açısından kesinlikle zararlıdır.
Gereğini bilgilerinize arz ederim.

Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesinin 29 Temmuz 2000 tarihinde düzenlediği “Teknik Hukuk ve Sağlık Boyutları ile Elektromanyetik Kirlilik” Konulu Panelde konuşmacı olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Çevre Hukuk Anabilim Dalı Başkanı ve Dekan Yardımcısı Prof.Dr. Nükhet Turgut “İhtiyat İlkesi” konusunda şunları söylemiştir.

İhtiyat İlkesi
Bilimsel kesinlik yok ama “ihtiyat” ilkesi var. Bizim “Çevre Etki Değerlendirmesi” ( ÇED) diye bir aracımız var; yani bir takım faaliyetlere izin verilmeden önce, çevreye olan olumsuz etkileri değerlendiriliyor, bunlar azaltılmaya çalışılıyor; ondan sonra “Tamam, sizler bu faaliyeti yapabilirsiniz” deniliyor. Yer istasyonlarında da aynı durum söz konusu. Burada iletişim hizmetlerinin yerine getirilmesine “evet” denilecek; ama buna “evet” denilmeden önce, çevreye olan olumsuz etkilerinin dikkate alınması ve önlenmesine çalışılması gerekiyor. Bu, Amerika’daki mevzuat çerçevesinde söz konusu; GSM operatörlerine yetkili birim tarafından lisans verilmeden önce, mevzuattaki bütün kurallara uyulması isteniliyor. Bu kurallar arasında, biraz önceki açıklamalardaki ölçütler de var, başka koşullar da. Bunlara uygunsa, taleplere lisans veriliyor ve belirli koşullar altında, bunlardan ayrı olarak, çevresel etki değerlendirmesine yönelik taleplerde bulunuluyor, değerlendirme yapılıyor; değerlendirme olumlu görülüyorsa izin veriliyor. Çevre Hukukunun bir başka kavramı var; o da çevre hukukunda kullanılan bir ilke; ihtiyat ilkesi. Bu ilke, hukukta kullandığınızda çok soyut kalıyor; hele bir geleneksel hukukçunun hiç anlayacağı ilke değil. Çünkü geleneksel hukukçu, veri ister; bilim adamları kesin veriler ortaya koyacak, hukukçu, o verileri esas alacak, ona göre değerlendirme yapacak.

Biraz önce Nesrin Seyhan “Cep telefonlarının, yer istasyonlarının çevreye etkileri konusundaki araştırmalara hala devam ediliyor” dedi. Kesin neden sonuç ilişkileri ortaya konulamıyor. Cep telefonlarının beyin tümörü yaptığı, yer istasyonlarının kanser yaptığı, Alzheimer, Parkinson yaptığı söyleniyor; ama kesin neden-sonuç ilişkisi; “Şu bölgede, şu insan şu kadar yaşadı ve bu istasyon yüzünden, kanserden öldü” şeklinde, bilimsel çerçevede ortaya koyacak kesin veriler şu anda yok. GSM operatörleri bu bilimsel belirsizliği kendi lehlerine kullanıyor. “Böyle bir kesin belirleme yok; o halde burada bir zarar yok” diyorlar. Bunun sonucu: “Biz istasyonları istediğimiz yere, istediğimiz gibi kuralım; zaten bir hizmet görüyoruz” olamaz. Bütün bu araştırmalar sonucunda, hiçbir bilim adamının “Bunlar zararsızdır” diye genel bir belirleme yapacağını, kabul edemiyorum. Yani “GSM operatörleri zararsızdır” diyemezler. O zaman soracaksınız; “ Zararsız da bu ölçütler niye belirlendi ?”

Çevre hukuk, zarar yerine, “tehlike” kavramını kullanmaya çalışılıyor. Yani kesin bir zarar ortada ispatlanmış bulunmayabilir; ama bu arada bir tehlike söz konusu. Bütün bilim adamları biyolojik etkilerinin olduğu konusunda hem fikir. O halde bu etkiler var; bu etkilerden biz “tehlike” kavramına geliyoruz. Ne diyoruz; “Canlı organizmalar üzerinde tehlike yaratıyor, var.” O Halde, hukuk ne yapsın? Kesin bulgular beklenene kadar, hareketsiz kalmak gibi bir yol seçilemez; yani, tehlikeyi, riski göze almak değil; tehlikeyi, riski, dikkate alarak, önlemleri düşünmek gerekiyor.

İLGİLİ KAMU KURULUŞLARININ TUTUMLARI

Baz istasyonlarıyla ilgili olarak doğrudan görevli olan kamu kuruluşu Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’dur”. Kurumun yayınlamış olduğu “Elektronik Haberleşme Cihazlarından Kaynaklanan Elektromanyetik Alan Şiddetinin Uluslararası Standartlara Göre Maruziyet Limit Değerlerinin Belirlenmesi, Kontrolü ve Denetimi Hakkında Yönetmelik” hükümlerine göre baz istasyonları kurulmaktadır. Kurumun ilgili ve yetkilileri tarafından bu yönetmeliğe göre kurulan baz istasyonlarının herhangi bir sağlık riski ve tehlikesinin olmadığı söylenmektedir. Oysa, söz konusu bu Yönetmelikte belirlenen limit değerlerden çok daha hassas davranan ülkeler de bulunmaktadır.

Ayrıca, ülkemizde kurulan baz istasyonları, yazımızın giriş bölümünde de belirtildiği gibi çok gelişigüzel kurulmaktadır. Bununla birlikte, dünyanın değişik ülkelerinde bilim insanları tarafından yapılan çeşitli araştırma ve incelemelerde limit değerler ve alan şiddeti ne olursa olsun insanların ve canlıların bu dalgalardan etkilenme süresinin önemli olduğu vurgulanmaktadır.

İnsanların, bu dalgaların etkisinde ne kadar uzun süre kalırlarsa o kadar çok etkilenebileceği ve sağlıklarının tehlikeye girebileceği belirtilmektedir. Diğer taraftan, Türkiye’de gelişigüzel kurulan baz istasyonları denetlenmemektedir.

Her GSM şirketi ayrı bir baz istasyonu kurmaktadır. Oysa bu şirketlerin ayrı ayrı baz istasyonu kurmaları yerine bir araya gelerek tek bir baz istasyonu kurmaları sağlanırsa, hem çevresel kirlilik (görüntü kirliliği) azalır hem de elektromanyetik dalga sayısı ve etkisi kısmen azaltılabilir.

Derneğimizin, GSM şirketlerinde baz istasyonu kurulması ile ilgili görev yapmış bazı uzmanlardan almış olduğu bilgilere göre; baz istasyonlarının sökümü ile ilgili açılan bir davada, mahkeme ölçüm tespiti yapmadan önce GSM şirketlerince tespiti yapılacak baz istasyonunun alan şiddetinin düşürülmesine yönelik önlem alınıyormuş !..

Bilgi teknolojileri ve İletişim Kurumu, Yargı’nın dava açan tüketiciler lehine verdiği kararlara göre davranmamakta, önlem almamakta yargı kararlarına saygı göstermemektedir.

Sağlık Bakanlığı, halkın sağlığından sorumlu olan ve bu konuda gerekli önlemleri alması gereken bir kamu kurumu olmasına karşın, bugüne kadar mevcut sisteme hizmet etmenin, sistem anlayışına uygun davranmanın dışında halkın sağlığı adına olumlu her hangi bir şey yapmamıştır. Yıllardan beri, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi tarafından “ baz istasyonları yerleşim yerleri dışına kurulmalı” şeklindeki kararlarına, uygun olarak Bakanlık tarafından her hangi bir önlem alınmamıştır. Baz istasyonlarının çocuk park ve bahçelerine, okul, kreş ve hastane yanlarına kurulmaması konusunda her hangi bir düzenleme yapılmamıştır. Oysa, Sağlık Bakanlığının bu konuda en hassas davranması gereken bir kamu kuruluşu olması gerekir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, çevre ve çevrede yaşayanların sağlığından sorumlu olan bir kamu kuruluşu olmasına karşın aynı şekilde, mevcut sisteme uygun davranmış, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun tüketicilerin ve halkın sağlığına uygun olmayan Yönetmeliğini baz alarak “İyonlaştırıcı Olmayan Radyasyonun Olumsuz Etkilerinden Çevre ve Halkın Sağlığının Korunmasına Yönelik Alınması gereken Tedbirlere İlişkin Yönetmelik” adında bir düzenleme yapmıştır. Adı güzel olan bu yönetmelik mevcut sisteme hizmet etmenin ötesine geçememiştir. Bu Yönetmelik Çevre ve Orman Bakanı, Sağlık Bakanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Sanayi ve Ticaret Bakanı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı tarafından ortaklaşa yürütülmektedir. Ancak, tüm bakanlıklar ve bakanlar uyum içerisinde halkın sağlığının tehlikeye atılmasına göz yummakta ve seyirci kalmanın ötesinde her hangi bir şey yapmamaktadırlar.

Doğrudan görevi olmasa da cami ve mescitlere baz istasyonu kurulmasına yönelik Maliye Bakanlığı ile bir protokol yapan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tutumuna ne demeliyiz?!..

Cami ve mescitlere baz istasyonu kurulması konusunda ilk protokol 01.10.2001 tarihli protokoldür. Daha sonra 01.01.2007 tarihinde protokol yenilenmiştir.

Yapılan bu protokollerle, baz istasyonlarının kuruluşundan elde edilen gelirler Hazine, Diyanet İşleri Başkanlığı ile baz istasyonlarının kurulacağı yerlerin GSM şirketlerine kiralama işlemlerini Diyanet İşleri Başkanlığı adına 2001 tarihli protokolle yürüten Tokyo Vakfı, 2007 tarihli protokolle yürüten Din ve Sosyal Hizmet Vakfı arasında paylaşılmış ve paylaşılmaktadır.

Okul öncesi ve temel eğitim kurumları olan ilköğretim ve lise gibi okullar ile kreş gibi yerlerin yakınlarına baz istasyonlarının kurulması sürecinde ne Milli Eğitim Bakanlığı ne de valilik ve kaymakamlıkların olaya müdahale ettiğini söyleyemeyiz.

Baz istasyonların kurulması sürecinde önemli taraflardan ve ilgili kamu kurumlarından birisi de belediyelerdir.

Baz istasyonlarının belediye sınırları ve belediyenin yetkisi dahilinde bulunan her hangi bir mahalle ya da yerleşim yerine kurulabilmesi için imar mevzuatına göre belediyelerden izin alınmalıdır. Ancak, bazı mahalle ve yerleşim yerlerinde ilgili belediyeden izin alınmadan baz istasyonları kurulabilmektedir. Bazı belediyeler de belli bir ücret karşılığında çocuk parklarına-bahçelerine baz istasyonları kurulmasına izin vererek çocukların sağlığını tehlikeye atmaktadır. Ülkemizdeki mevcut belediyeler içerisinde baz istasyonlarının kurulumu konusunda halk yararına duyarlı davranan, yasalardan kaynaklanan sorumluluklarını yerine getiren belediye sayısı azınlıktadır.

TARİH SIRASINA GÖRE ÖRNEK YARGI KARARLARI

Aşağıda baz istasyonlarıyla ilgili olarak tarih sırasına göre çeşitli yargı kararlarının önemli paragrafları alınarak okuyucuların ve tüketicilerin görüşlerine sunulmuştur.

Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin 24.12.2007 tarihli 2007/3012 Esas, 2007/16269 nolu Kararının önemli paragrafları aşağıdadır.

Uyuşmazlık son yıllarda kullanılan cep telefonlarındaki haberleşmeyi sağlayan ve baz istasyonları olarak isimlendirilen tesisin kullanılması sonucu bir zararın bulunup bulunmadığı varsa bu zararın hangi durumlarda söz konusu olabileceği ve yine giderilmesi konusunda ne gibi önlemlerin alınması gerektiği noktasında toplanmaktadır. Dava konusu olan tesisin cep telefonlarının kullanımı için zorunlu olduğu ve bu tesisin geniş bir kitleyi ilgilendirmesi itibariyle de kamuya hizmet vermeyi amaçladığı da tartışmasızdır. Ne var ki bu hizmetin verilmesinde ve tesisin kullanılması sonucu hukuk kurallarının bir gereği olarak doğan zararlardan da tesis sahibi sorumludur. Hatta bu sorumluluk kusura dayanmayan, tehlike sorumluluğu olarak da kabul edilmek gerekir. Bu özelliği itibariyle tesisi kullanan ve onu işletenin yüksek özen yükümlülüğü bulunmaktadır. Aksi halde, en küçük bir özensizliğin maddi değerlerle ölçülemeyecek kadar ağır sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Bunun için zarar görenin zararını değil, tesis ve işletme sahibinin tesisin işletilmesinden dolayı kişilere, bu bağlamda çevreye bir zarar vermediği ve herhangi bir olumsuz sonuç yaratmadığının kanıtlanması gerekir. Bu sonuç genel sorumluluk kurallarının aksine olarak, davalıların işletmesinin ağır tehlike doğuracak özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Sertifikada belirtilen limitlerin yönetmelikte belirtilen limitlere uygun olduğu, hatta yönetmelikteki limitlerin de altında bulunduğu belirlense bile bu belirlemelerle bir zararın olmayacağı kabul edilemez. Yönetmelik ve bu yönetmelikteki ölçülere göre verilen sertifika, soyut bir belirlemeyi içermektedir. Bu bağlamda, o anda o yerde ve belirtilen güçte kurulacak istasyonun değerlerini belirtmektedir. Nitekim sertifikada bu nitelikleri içermekte olup, kurulan istasyonun çevresindeki binaların ve giderek konumunu belirtmemektedir. Bu da sertifikadaki ölçülerin tüm bilimsel verilere uygun olduğu ve zarar doğurmayacağı anlamına gelmez. Kaldı ki, hukuk kurallarındaki norm düzenlemesi itibariyle yönetmelik ve yönetmeliğe uygun bir işlem yapılsa bile, buna karşın çevreye verilen zarardan, eylemde bulunanın sorumlu olmayacağı sonucu doğmaz. Ayrıca yargıç, uyuşmazlığın çözümünde yönetmeliğe değil yasaya, genel hukuk kurallarına ve bu bağlamda sorumluluk hukukunun ilkelerine göre karar vermek zorundadır. Bunun içindir ki, yönetmeliğe ve yönetmeliğe göre verilen sertifikayı bağlayıcı olarak kabul etmemek gerekir. Yapılan şu bilimsel açıklamalar itibariyle, tek başına ölçüm sonuçlarının düşük olması, zarar doğurmayacağı anlamına gelmez. Diğer koşulların bu bağlamda, tesisin kurulduğu yerin yerleşim yerlerine ve davacının evine ve bahçesine olan yakınlığı da göz önünde tutulmalıdır.

Davalı, kamu yararına hizmet verdiklerini savunmuştur. Gerçekten yukarıda da açıklandığı üzere davalı tarafından bu ve benzeri tesislerin işletilmesi sonucu geniş bir halk kitlesinin yarar sağladığı bilinen bir olgudur. Ne var ki, bu yararın sağlanması karşısında kişilerin zarar görmesi hoş görülemez. Bu bakımdan gerek hizmetten elde edilen yarar ve bunun karşısında verilen zararın dengelenmesi gerekmektedir. Hiçbir hizmet, insan yaşamı kadar öncelik ve önem taşımaz. Diğer bir anlatımla, yararlı bir hizmetin karşılığı olarak insanın ölümü uygun bir sonuç olarak kabul edilemez. İnsan yaşamında tehlike yaratan bir hizmetin, kişi yaşamının önüne geçmesi ve ona üstünlük tanınması doğru bir yaklaşım olarak düşünülemez. Kaldı ki somut olayda, bu hizmetin aynı yerde verilmesinde zorunluluk da bulunmamaktadır. Muhtemelen fazla bir giderle de olsa, başka bir yerde aynı sonuçları sağlayacak bir istasyonun kurulması ve hizmet vermesi olanaklıdır. Bu nedenle davalının bu yöndeki savunma ve itirazları da yerinde değildir.

Davalı tarafından sunulan bilimsel düşünceler genel bir nitelik taşıyıp, doğrudan somut olayla ilgili bulunmadığı gibi, bu konuda aksi düşünceleri içeren görüşler olarak da düşünülmemelidir. Davalıların sunduğu yazılardaki bilimsel düşünceler, genel bir nitelik taşıyıp somut olaya özgü bir içerik taşımadığından bunlara da itibar edilemez.

Bir diğer konu da; bu tür tesislerin konuşmanın yoğun olduğu yerlere yakın kurulmasıdır. Kendilerinin de bu teknik kuralı gözeterek kurulacak yeri belirlemiş olmasıdır. Davalılara konuşmacılara sağlanan yarar bakımından bu belirleme doğru olabilir. Ancak tesisin böyle bir yerde ve bu konumu ile kullanılmasının da özellikle yakın çevresine zarar verdiği de açıktır. Bu bakımdan, bu tesisten üçüncü kişilerle birlikte davacı da yararlanmış olsa, sağlanan yararla verilen zararın dengelenmesi genel bir hukuk kuralıdır. Yarar, haberleşmeyi amaçlamaktadır. Zararın ise, insan sağlığı ve yaşamı ile ilgili olduğu gözetildiğinde, ikinci değere önem verilmesi gerekmektedir.Yine davalı tarafından ileri sürülen ve daha önce Yargıtay 1 ve 11. Hukuk Dairelerince verilen kararların eldeki bu kararla çeliştiği ileri sürülmüşse de, anılan daire kararlarında uyuşmazlığın çözümünde yönetmelikteki ölçü birimlerinin davaya konu edilen istasyonda gözetilip gözetilmediği, gözetilmemiş olsa dahi zarar doğurup doğurmadığının belirlenmesi yönündedir. Bu belirlemeye göre anılan kararların eldeki kararla çelişmediği sonucuna varılmalıdır. Şöyle ki; bir istasyon yönetmeliğe uygun olarak çalıştırılsa dahi, zarar verdiği takdirde yönetmeliğe uygun olduğundan söz edilerek zarar verenin sorumluluktan kurtulması kullanıma devam edilmesi sonucunu doğurmaz. Yönetmeliğe uygun değilse, zaten hukuka aykırılık gerçekleşmiş olacaktır.

Tüm dosya kapsamına göre, kullanılan istasyonun konumu itibariyle, uzun sürede kişi, çevre ve bitkilere zarar verdiği, bu nitelikteki bir istasyonun halen bulunduğu yerde kullanılmasının sakıncalı bulunduğu, bunun daha uygun ve yerleşim çevresinden daha uzakta kurulması gerektiği anlaşılmaktadır.

Bu belirlemeler itibariyle dar anlamda ve para ile ölçülebilen bir zarar yok ise de, çevre binalarda ve bu bağlamda davacıların meskeninde bulunanların sağlık bakımından büyük endişeler taşıdığı, aynı bölgede yaşayan insanların psikolojik olarak yaşamını olumsuz biçimde etkilemekte ve bunun da insanların psikolojik yapısında tedirginlik ve ümitsizlik yaratacağı açık olup, davacıların zarar gördüğünün kabulü gerekir. Açıklanan nedenlerle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir."

İmar mevzuatına göre Belediyeden izin almadan kurulan baz istasyonunun mühürlenerek durdurulması nedeniyle GSM şirketinin dava amacı üzerine Danıştay Altıncı Daire’nin 10.03.2011 tarihinde almış olduğu 2010/9688 Esas ve 2011/526 nolu Kararın son paragraflarında söyle denilmektedir:

Bu bağlamda, baz istasyonlarının kuruluşunun imar planlarının yapımı ile amaçlanan planlama esasları çerçevesinde gerçekleştirilmesinin, fiziksel çevreyi sağlıklı bir yapıya kavuşturmak açısından bir gereklilik olduğu, bu nedenle insan sağlığının ve çevrenin korunması bakımından baz istasyonlarının konu ile ilgili teknik şartlar da gözetilerek olumsuz etkilerinin en az hissedileceği yerlere kurulması ve baz istasyonlarının kurulabileceği yerlerin planlanması aşamasında, ilgili kurum ve kuruluşların görüş ve önerilerinin alınmasının gereklilik olduğu açıktır.

Bu durumda; yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında, niteliği gereği teknik altyapı tesisi olarak değerlendirilerek imar planlarında kurulabileceği yerlerin gösterilmesi gerekirken böyle bir belirleme yapılmaksızın konut ve ticaret alanında kalan taşınmaz üzerinde yapılan GSM baz istasyonu inşaatının mühürlenerek durdurulmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Davanın açıklanan nedenlerle reddi yolundaki temyize konu Tekirdağ İdare Mahkemesince verilen 28.5.2010 günlü, E:2009/687, K:2010/420 sayılı kararda, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin 1. fıkrasında sayılan bozma nedenlerinden hiçbirisi bulunmadığından, bozma istemi yerinde görülmeyerek anılan mahkeme kararının yukarıda yer verilen ek gerekçe ile onanmasına, dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine, bu kararın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 10.03.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Ankara’da Mamak Belediyesi’nin yıllık 16600TL karşılığında baz istasyonu kurulması için park içindeki bir yerin Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş.’ne yapılan kiralama işleminin iptali konusunda açılan dava üzerine, Ankara 13.İdare Mahkemesi’nin 25.01.2012 tarihli kararının son paragrafları şöyledir:

Dava dosyasının incelemesinden; Devlet İhale Kanunu'nun 13.maddesi uyarınca ihale komisyonu sıfatıyla Mamak Belediyesi Encümeni tarafından tesis edilen işlemle; Ankara İli, Mamak İlçesi, Ege Mahallesi imarın 39457 ada üzerindeki Polis Sait Bal Parkı içerisinde bulunan alanlardan Belediye'nin uygun gördüğü 8 metrekarelik alanın baz istasyonu kurulması için, Devlet İhale Kanunu'nun 51/g maddesine göre pazarlık usulü ile ihale edilerek yıllık 16.600,00 TL bedelle üç yıllığına Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. tarafından kiralanmasına ve ihale kararının bu şekilde imza altına alınmasına karar verilmesi üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Yukarıda aktarılan mevzuat hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden; imar planlarında park gibi genel hizmetlere ayrılmış yerlere rastlayan Hazine veya özel idare arazi ve arsaların mülkiyetinin ilgili belediye ve Maliye Bakanlığı'nın onayı ile belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeye geçeceği ve bu andan itibaren park olarak planlanan gayrimenkulün "belediye taşınmazı" niteliğini kazanacağı, Devlet İhale Kanunu'nun 51/g maddesine göre pazarlık usulü ile kiralanabilecek taşınmazların "Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerler" ve "Devletin özel mülkiyetindeki taşınır ve taşınmaz mallar" ile sınırlı olduğu, buna göre de, belediye taşınmazlarının anılan Kanun maddesine göre pazarlık usulü ile kiralanabilecek yerler kapsamında bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.

Bu durumda; belediye taşınmazı niteliğindeki Polis Sait Bal Parkı içerisinde uygun görülecek 8 metrekarelik bir alanın Devlet İhale Kanunu'nun 51/g maddesine göre kiralanmasına yönelik dava konusu ihale kararında uygunluk bulunmamaktadır.

Belirtilen gerekçelerle hukuka aykırı olduğu ortaya konulan dava konusu işlem, telafisi güç ve imkansız zararlara da yol açabilecek niteliktedir.

Açıklanan nedenlerle, davada 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 27/2 maddesinde yer alan iki koşul oluştuğundan yürütmenin durdurulmasına yönelik istemin kabulü ile dava konusu işlemin yürütülmesinin anılan madde hükmü uyarınca teminat aranmaksızın dava sonuna kadar durdurulmasına, kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde Ankara Bölge İdare Mahkemesine itiraz yolu açık olmak üzere, 25.01.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 15.02.2012 tarihli ve 2012/1470 nolu Kararı’nın sonuç bölümünde şöyle denilmektedir.

Çekişmeye konu baz istasyonunun konumu itibariyle insanların yoğun olarak yaşadıkları ve
hayatlarını sürdürdükleri yerde kurulduğu sabittir. Öyleyse, bundan kaynaklanacak sorumluluğun kusura dayanmayan tehlike sorumluluğu olduğu gözetildiğinde, tesisin bulunduğu ve kurulduğu yer bakımından uzun sürede insan ve çevreye biyolojik sağlık açısından ve psikolojik yönden zarar verdiği, güvenlik mesafesini ihlal eden bir yerleşim alanı içinde olduğu , karar verirken sosyal ve bireysel psişik travmanın da dikkate alınması gerektiği, böylesi kronik bir anksiyetenin bir sağlık sorunu olduğu, ölçüm değeri normal sınırlarda olmasına rağmen sağlık açısından riskli olabileceği,
daha uygun ve yerleşim çevresinden daha uzakta kurulmasının mümkün olduğu hususları Onkolog Bilirkişi Prof.Dr. Türkkan Evrensel'in raporunda açık ve ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmiştir.

Bu belirlemelere göre, baz istasyonunun kaldırılmasına karar verilmesi gerektiği
kuşkusuzdur. Ancak, baz istasyonu ve üzerinde kurulu olduğu taşınmazla ilgisi bulunmayan davalı Nuri hakkındaki davanın husumetten reddine karar verilmesi gerekir ise de bu davalı bakımından davanın reddedilmiş olması sonucu itibariyle doğrudur.

O halde, davalı Gülşen ve Vodafone İletişim Hizmetleri A.Ş. hakkındaki davanın kabulüne
karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere yanılgılı değerlendirmelerle davanın reddi yönünde hüküm kurulmuş olması iasbetsizdir.

Davacıların, temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerden
ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.'nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA , alınan peşin harcın temyiz edene geri
verilmesine, 15.02.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.05.2012 tarih, 2012/4-147 nolu Esas ve 2012/327 nolu Kararında şöyle denilmektedir:

İşin esasına gelince:
Kaldırılması istenen baz istasyonunun davalı BEDAŞ ile diğer davalı AVEA İletişim Hizmetleri A.Ş. arasında 4.3.2008 tarihinde yapılan protokol sonucu BEDAŞ'a ait elektrik direğine ve davacılara ait taşınmaza 15-31 metre uzaklıkta yönetmeliğe uygun olarak kurulduğu, davacının 1994 doğumlu kızının da kanser hastası olduğu noktasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki Anayasa'nın 17.maddesinde "Yaşama hakkı", 22. maddesinde "Haberleşme Hürriyeti", 35.maddesinde "Mülkiyet Hakkı" düzenlenmiştir.

Yine Anayasa'nın; Sağlık Hizmetleri ve Çevrenin Korunması başlıklı 56. maddesinde, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemenin Devletin ve vatandaşın ödevi olduğu hükmüne yer verilmiştir. İnsan Hakları Evrensel beyannamesinin 25 maddesi de aynı yöndedir.

Anayasa tarafından korumaya alınan "yaşama hakkı", "haberleşme hürriyeti" ve "mülkiyet hakkı" gibi temel haklar arasında bir çatışma meydana gelmesi halinde bu durumun, yargılama makamları tarafından hassasiyetle değerlendirilmesi ve çatışan yararlar arasında öncelik düşüncesine dayalı bir denge kurulması gerekir.

Dava konusu tesisin cep telefonlarının kullanımı için zorunlu olduğu ve bu tesisin geniş bir kitleyi ilgilendirmesi nedeniyle kamuya hizmet vermeyi amaçladığı tartışmasız ise de insan yaşamında tehlike yaratma ihtimalinin bulunması halinde insan yaşamına, sağlığına üstünlük tanınması gerekir.

Başka bir deyişle; "Yaşama Hakkı" en kutsal ve birincil hak olup tehdit altında olma şüphesi dahi diğer Anayasal haklardan önce gözetilmesi gereğini doğurur. Aksi halde yaşam hakkının tehlikede olduğu bir yerde diğer tüm temel hak ve hürriyetlerin hiçbir değeri kalmayacaktır.

Türk Medeni Kanunu'nun 737 vd. maddesinde ise komşuluk hukuku düzenlenmiş bu maddede herkese taşınmaz mülkiyetinden doğan yetkileri kullanırken komşularını olumsuz şekilde etkileyecek taşkınlıktan kaçınma yükümlülüğü getirilmiştir.

Baz istasyonu yönetmeliğe uygun olarak çalıştırılsa dahi zararın veya zarar ihtimalinin bulunması halinde yönetmeliğe uygun olduğundan söz edilerek zarar verenin sorumluluktan kurtulması, kullanıma devam edilmesi sonucunu doğurmaz. Yönetmeliğe uygun değilse, zaten hukuka aykırılık gerçekleşmiş olacaktır. Hukuk kurallarındaki norm düzenlemesi itibariyle yönetmelik ve yönetmeliğe uygun bir işlem yapılsa bile buna karşın çevreye verilen zarardan eylemi gerçekleştirenin sorumlu olmayacağı sonucu doğmaz. Ayrıca yargıç uyuşmazlığın çözümünde yönetmeliğe değil, yasaya, genel hukuk kurallarına ve bu bağlamda sorumluluk ilkelerine göre karar vermek zorundadır. Bu bakımdan yönetmeliğe göre verilen sertifikayı bağlayıcı olarak kabul etmek mümkün değildir.

Dosya arasında bulunan Nükleer Tıp uzmanı öğretim üyesi bilirkişi raporunda; baz istasyonlarının genel performansa ve sağlığa olan etkileri konusunda günümüze kadar yayınlanmış çeşitli çalışmaların olduğunu, bu çalışmalarda uzun süre baz istasyonlarının yakınında yaşayanların genel vücut sağlıklarının etkilendiğinin gösterildiğini, baz istasyonlarının yaydığı radyofrekans elektromanyetik dalgalarına maruz kalanlarda en sık rastlanan semptomların, baş ağrısı, konsantrasyon bozuklukları, huzursuzluk, uykusuzluk ve el titremesi olarak saptandığını ne var ki kontrollü ve sistematik yapılmış baz istasyonlarının kanser yapıcı etkisini araştıran bir çalışmanın günümüze kadar gerçekleştirilemediğini belirtmiş ve sonuç olarak baz istasyonlarının kanser yapıcı etkisine yönelik şüphenin şu anda tam olarak ortaya konmamış olmasının, ileride yapılacak çalışmalarda da bu etkinin gösterilemeyeceği anlamına gelmediğini, bu nedenle geçmişe yönelik telafisi mümkün olmayan kanser gibi hastalıkların önlenmesi açısından toplumumuzu baz istasyonlarının yaydığı elektromanyetik radyasyondan en makul düzeyde korumak gerektiğini, ayrıca söz konusu davada davacının kızı Bernay Deniz Atasoy'un 1994 yılından beri bir lenf kanseri çeşidi olan malign lenfoma tanısı ile izlendiği Ankara Üniversitesi tarafından düzenlenen epikrizden anlaşıldığını, bu kanser ile baz istasyonlarını ilişkilendirmenin bilimsel açıdan doğru olmadığını ancak bir hekim sıfatıyla, keşif sırasında davacı ve kızı ile yaptığı görüşmede, zaten ailede yaşanan kanser hastalığı nedeniyle endişeli olan ailenin yaşadıkları evin karşısında boş arsada bulunan baz istasyonu nedeniyle sağlık açısından ek endişeler taşıdığını, söz konusu baz istasyonunun psikolojik olarak yaşamlarını olumsuz biçimde etkilediğini ve tedirginlik yarattığını gözlemlediğini belirterek dava konusunu teşkil eden baz istasyonunun yapılan ölçümler sonucunda fımit değerleri aşmadığı tesbit edilmiş olsa bile yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı mevcut yerinden alınarak başka bir yere yerleştirilmesinin uygun olacağı saptamasında bulunmuştur.

Yine dosyada bulunan Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığının 17.6.2010 havale tarihli yazısından baz istasyonlarının insan sağlığına zararlı olup olmadığını söyleyebilmenin bilimin bugünkü geldiği noktada mümkün olmadığı ancak bu konudaki çalışmaların devam ettiği anlaşılmaktadır.

Davacının dar anlamda ve para ile ölçülebilen bir zararı kanıtlanmamış ise de, baz istasyonunun yukarıda açıklanan zarar verme ihtimali ile birlikte davacının evine olan mesafesi, kanser hastası bir kızının bulunması, içinde bulunduğu psikolojik ortamın kendisinde tedirginlik ve ümitsizlik yaratacağı ve bu konudaki doktor bilirkişi raporu ile davacının yaşamdaki sağlık değerleri, Anayasaca teminat altına alınan yaşam hakkı, mülkiyet hakkı birlikte değerlendirildiğinde dava açmakta haklı olduğu ve davasının kabulü gerektiği sonucuna varılmıştır.

Kaldı ki, bu hizmetin davacıya ait konutun bulunduğu yerde verilmesinde zorunluluk bulunmadığı gibi, davacıya ve çevreye zarar verme ihtimali olmayan bir başka yerde de verilmesi olanak dahilindedir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ: Davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, gerekli ilam harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına maha olmadığına, hükmün tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 30.05.2012 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

ANKARA VALİLİĞİ İNSAN HAKLARI İL KURULU KARARI

Ankara Valiliği İl Kurulu’nun baz istasyonlarıyla ilgili 187.08.2010 tarihli kararı aşağıdadır. Bu karar 21.10.2010 tarihinde İnsan Hakları İl Kurulu Başkanlığı tarafından Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile Altındağ, Çankaya, Keçiören, Mamak, Yenimahalle, Etimesgut Belediye Başkanlıklarına, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığına, AVEA, VODAFONE, TURKCELL Bölge Müdürlüklerine gönderilmiştir.

Ankara Valiliği İnsan Hakları İl Kurulu Kararı
Baz istasyonlarının insan sağlığı ve özellikle bağışıklık sistemi gelişmemiş çocukların sağlığı üzerinde etkileri konusunda kurulumuza gelen talepler değerlendirilmiş, 31.3.2010 tarihinde yapılan İnsan Hakları İl Kurulu toplantısında kurulumuzca bu hususta bir çalışma yapılarak bu konuda bir “prensip kararı” alınmasına karar verilmiştir.

Bu kapsamda ve talebimiz doğrultusunda, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyofizik Ana Bilim Dalı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Bölümü Biyofizik Ana Bilim Dalı, Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanlığı ve TÜBİTAK’tan çalışma değerlendirme ve raporlar alınmış ve incelenmiştir.

Bu incelemeler sonucunda ilgili ve yetkili kurum ve kuruluşların ihtiyat ilkesi kuralı gereğince aşağıda belirtilen hususları dikkate alması ve özen göstermesinin uygun olacağı kanaatine varılmıştır;

1- Baz istasyonlarının kurma kararında halkın duyarlılığının göz önüne alınması,

2- Bir bölgede baz istasyonu kurulması zorunlu ise, kurallara uygun olarak dikilen kulelerin tepesine kurulması, mümkün olmadığı veya iletişim probleminin çözülemediği takdirde çevrede bulunan en yüksek binanın tepesine yapılacak ek bir çıkmanın üzerine dikilecek minimum 3 metrelik kulenin üzerine kurulması,

3- Baz istasyonunun binanın çatısına kurulmasının zorunlu olduğu halde o binanın çevre binalardan daha yüksek olmasına dikkat edilmesi ve hem binada oturanlardan hem de yakın çevrede yaşayanlarla uzlaşmaya varılması,

4- Baz istasyonlarının çocukların bulunduğu hastane, çocuk bahçesi, kreş ve okul gibi yerlere veya yakınlara kurulmasından sakınılması

5- Baz istasyonlarının teknik şartnameye uygun olarak kurulması ve denetimlerinin sağlanması,

6- Baz istasyonlarına izin veren Belediye Başkanlıklarının başta imar mevzuatı olmak üzere yasal mevzuata da azami ölçüde dikkat edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Bilgilerinize rica ederim.

TÜKETİCİ HAKLARI DERNEĞİ’NİN YAPTIĞI ÇALIŞMALAR

Tüketici Hakları Derneği 1999 yılından beri baz istasyonlarıyla yoğun bir şekilde ilgilenmektedir. Bu süreç içerisinde baz istasyonları ile birlikte cep telefonları ve televizyon vericilerinin yaymış olduğu elektromanyetik mikro dalgaların, kısaca elektromanyetik kirliliğin sağlık ve çevre üzerindeki etkileri konusunda tüketicilerin bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi konusunda sürekli bir çalışma içerisinde bulunulmuş ve bulunulmaktadır. Bu süre içersinde konferans verilen yüzlerce ilköğretim okulu, lisede onbinlerce öğrenci ile yüzlerce öğretmene, üniversite öğrencilerine, çeşitli derneklerin ve demokratik kitle örgütlerinin üyelerine, kamu kurumlarında ve çeşitli kuruluşlarda çalışanlara, çeşitli mahalle ve semtlerde halka yönelik olarak konu ile ilgili bilgi verilmiş ve ne yapacakları konusunda yol gösterilmiştir. Ayrıca, birçok radyo, televizyon programı ve basın açıklamaları ile bilgilendirme, yol gösterme çalışmaları yapılmıştır.

Diğer taraftan, Derneğe başvuruda bulunan bir çok kişiye hukukçularımız aracılığı ile hukuksal yönden yardımda bulunulmuştur.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun yayımlamış olduğu “Elektronik Haberleşme Cihazlarına Güvenlik Sertifikası Düzenlenmesine İlişkin Yönetmelik” ile ilgili iptal davası açılmış ve İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından Yönetmeliğin yürütmesi durdurulmuştur. Ancak, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından yargı kararına uyulmayarak çıkartmış olduğu aynı içerikteki yönetmeliğe de dava açılmış ve bu dava devam etmektedir.

Diğer taraftan, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun ( İDDK) Baz İstasyonları Yönetmeliği ile ilgili verdiği kararda istasyonların çevre ve halk sağlığı etkilerini tartışması nedeni ile bu istasyonların “Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği” kapsamına alınması için Çevre ve Orman Bakanlığına 30.05.2011 tarihinde Tüketici Hakları Derneğince dava açılmış olup bu dava Danıştay 14.Dairesinde devam etmektedir.

TÜKETİCİLER NE YAPMALI

Yazımızda da belirtildiği gibi ülkemizde baz istasyonları gelişigüzel ve insan sağlığı için tehlike oluşturabilecek şekilde yerleşim yerlerine kurulmaktadır.

Gerek bilim insanlarının görüşleri gerekse yargı kararlarına aykırı olarak yerleşim yerlerine kurulan baz istasyonlarının sökülmesi için gerek baz istasyonunun kurulu bulunduğu binada gerekse baz istasyonundan etkilenebilecek durumda olan çevre binalarda yaşayanlar kurulu bulunan baz istasyonunun sökülmesi için bir araya gelerek tek bir dilekçe ile dava açabilirler. Ancak, aynı binadaki daire sahibi ya da sahipleri Kat Mülkiyeti Kanununa göre, karşı binalarda oturanlar ise komşuluk hukukuna göre dava açabilirler.

Bir binada kurulu bulunan baz istasyonu daire sahiplerinin tamamının oybirliğiyle kurulmuşsa o binada oturanlar dava açamaz. Eğer, oybirliği yoksa, bir ya da birden fazla daire sahibi onay vermemişse, ancak, onay vermeyen bu kişiler Kat Mülkiyeti Kanununa göre dava açabilirler

Ayrıca, çocuk park ve bahçelerine, kreş, okul, hastahane yakınlarına baz istasyonu kurulan yerlerde çocukların yakınları ya da söz konusu baz istasyonunun yakınında ikamet edip bu istasyondan rahatsız olan her yurttaş ve tüketici bir araya gelip bir dilekçe ile yazımızda da belirtilen yargı kararlarını örnek göstererek dava açabilirler.

Dava açmak isteyen konu ile ilgili bilgi almak isteyen tüketicilere Tüketici Hakları Derneği her zaman yardımcı olmaya hazırdır.

Turhan ÇAKAR
Tüketici Hakları Derneği
Genel Başkanı